« Önceki |

21/11/2009

Açıklama...

Ağustos ayının sonunda Japonya’da Asahi gazetesinde beni tanıtan bir yazıdan sonra gelişen olaylarda, hakkımda bir takım iddialar ortaya atıldı. Bu yazıyı, bu iddiaları cevaplamak için yazıyorum. 

 

Japonya’daki özgeçmişimi özetleyecek olursak, 1999 yılında Japon hükümetinden aldığım bir bursla ilk olarak Tokyo Üniversitesine geldim. 2003 yılında doktoramı tamamlayıp, Nisan ayından itibaren Japon Uzay Havacılık Dairesinde görev almaya başladım. 2005 yılının Mayıs ayından itibaren ise Tokyo Üniversitesinde akademisyen olarak görev almaya başladım ve Altyapısız sistemler ve bunun çeşitli ölçeklerdeki uygulamaları üzerine yönelik araştırmalarıma halen devam ediyorum. Bu konunun üzerine yirminin üzerinde yayın ve konferans bildirisi vardır.

 

Asıl mesleğim mimarlık olmasına rağmen; buraya geldikten sonra mimarlık fakültesinin bağımsız değil, mühendisliğin bir alt birimi olmasından dolayı, bende mühendislikle bağlantılı alanlarda elimden geldiğince kendimi geliştirmeye çalıştım ve mühendislik diploması ile mezun oldum. Burada bulunduğum 10 sene içerisinde onlarca çalışma grubunda lider veya üye olarak aktif olarak görev aldım ve alıyorum; bu çalışmaları da İnternette adım altında çıkan bilgi kirliliğine son vermek için, Türkçe kitabımda elimden geldiğince toparlamaya çalıştım.

 

Buradan, bana yönelik iki önemli iddiaya yanıt vermek istiyorum.

 

Bunlardan ilki yayınlarımdan dört tanesinin çalıntı olduğu, buradaki Milli Eğitim Bakanlığının bu konuda bana 2 seneliğine tahsis edilen 3,5 milyon yenlik araştırma bütçesi hakkında inceleme başlattığını ve hatta Tokyo Üniversitesinden çıkarıldığım üzerine iddialardır. Bunun gerçekle ilgisi yoktur. Üniversitem bu iddialar üzerine benden bütün yayın ve özgeçmişimi istemiş, bende teslim ettikten sonra bunun içeriğini onaylamıştır. Bu yüzden halen görevim de devam etmektedir. Bu yayını tekzip etmek için avukat aracılığı ile işlemlere başlayıp yargıya intikal ettireceğim.

 

İkinci iddia ise astronot adaylığı ile ilgili olup, fotomontaj bir resimden yola çıkılarak yapılan iddialardır. Bu benim yanlışım oldu. Bu resim 2004 yılında tamamıyla anı olsun diye Houston’da çekilmiş ve astronot adaylığı konusunda hiçbir resmi ilerleme olmamasına rağmen, benim kendi özgeçmişimde kullanmamdan dolayısıyla sorun olmuştur. Bunu çok önceden özgeçmişimden çıkarıp bahsetmemem gerekmesine rağmen, olayı sanki birgün gerçekleşecekmiş gibi bu noktalara gelene kadar çekiştirerek getirmek benim en büyük hatam oldu. Bu konudaki hatamı kabul ediyor ve özür diliyorum.

 

Burada olduğum zaman içerisinde, Türkiye ile de bağlarımı koparmadan elimden geldiğince kendi deneyim ve tecrübelerimi, hiçbir maddi talepte bulunmadan herkesle paylaşmaya çalıştım. Bazı zamanlarda ortamdan etkilenerek ve aynı zamanda birçok farklı işi yapmaya çalışarak bir akademisyen ciddiyetinde davranmamış olabilirim. Bunun bir hata olduğunu bu olay neticesinde  öğreniyorum. Bundan sonra bir akademisyenin olması gerektiği gibi, kendimi daha çok işime vereceğime, attığım her adıma daha dikkat edeceğime ve daha kapsamlı sonuç ve uygulamalar üreteceğime söz veriyorum...

 

Şahsıma yönelik çıkan bu kötü olay neticesinde üzülen, beni seven ve bana her daim destek olan çok sevgili öğrenci kardeşlerimden de özür diliyorum.

 


4/10/2009

Türk'ten Samuray Olur mu?


Geçen hafta Ulaştırma Şurası'na katılmak için İstanbul'daydım.

Şuranın başarısı ve bundan sonra diğer büyüklerimiz ile beraber çizeceğimiz uzay araştırmaları ve yolculuğu yol haritasının kabulünün yanısıra, beni çok sevindiren diğer bir konu, çok sevgili dostum Mehmet Çağçağ ile yazdığımız  Türk'ten Samuray Olur Mu? isimli kitabımızın Cadde yayınevinden basımı oldu. Kitabın özetini ve sevgili dostumuz Cem Yılmaz'ın yazdığı önsözü ekliyorum.Vakti olup okuyan herkesin yorumlarını dört gözle bekliyoruz...

***
Bu kitap gelenek, görenek ve kuralları olan bir toplumda, kendi bilgisi ve doğrularıyla savaşını vermeye devam eden bir Türk bilim insanının öyküsüdür. Bir Ahmet'in, bir Mehmet'in, bir Hasan'ın samuray olup ta katana takıp dolaşmasına gerek yoktur. Gerekli olan, hangi milletten olursa olsun, aklın ve mantığın, bilginin yolundan ayrılmadan, güçlükler karşısında yılmaksızın hayat savaşına bir samuraymış gibi devam edebilmektir.
***

***
Kitabın adındaki soruya cevabım; Olur! Ama ihtiyaç var mı derseniz bilemem... Doğu ve Batı ayrımının ötesine geçmiş yazarın, 'Alın bu tecrübeler sizin olsun' diyerek cömertçe paylaştığı teknik bilgilerini dahi okuturken bizi zora sokmak yerine rahatlatması NASA'da tanıdığım var hissini uyandırıyor. Elbette kişinini karşısındakinin anlayabildiği kadar anlatabilmesi de yardımcı oluyor onu anlamamıza. 'Sus ! İcat çıkarma'' kültürünün içinden yetişmiş biri olarak bunu hem söyleyeni, hem 'buluşçuluğu' sevmek mizahçı olarak bizim kaderimiz olmuştur.

Bilmediğini bilmemek denilen travmadan çıkan her açık zihin için 'cahillik' bir erdem değil, olsa olsa bir haldir... Cahilliği, bilmemeyi bir kader, genetik bir rahatsızlık gibi algılamaktan genç yaşta sıyrılan kahramanımızın fantastik film karakteri olarak değil de, o işi bildiği, öğrendiği ve yaptığı için çalıştığını anlıyor ve makul buluyorum.

Cem Yılmaz
***

15/9/2009

Atatürk...


Bir hafta ara ile Osaka ve Shizuoka kentlerinde 'Serkan Koleji' ni açtık ve toplamda 60 öğrenci toplansa büyük başarı olur derken 348 öğrenciye ulaştık. Benim ve ekibim için gerçekten inanılmaz bir mutluluk... Öyle ya, dünyaya teknoloji dediğin budur diye öğreten Japon hızlı tren sisteminin (Shinkansen) tasarımcılarından tutun da; Sony, Panasonic ve Toyota gibi devlere varan geniş öğrenci kitlesiyle kolejimizin tek amacı, 21. yüzyılda dünyaya şekil verecek yeni teknolojileri öğrenip, geride kalmamak, her zaman ileriye bakmak...

Çünkü her aklı başında adam biliyor ki, gelecekte ne olduğunu okuyamazsa, kendi geleceği de olamaz. Bunu anlamak hiç de zor birşey değil...

İleriye bakmayı, geride kalmamayı kimden öğrendim derseniz, hayatta bugüne kadar izinde yürüdüğüm ve vizyonuna saygı duyduğum tek insandır ki, o da Atatürk'tür.

Ama nedense biz ileriye doğru hedef gösterdikçe, inanılmaz insanlar çıkıyor.

Osaka'daki kolejin açılışının öncesinde, bir davet üzerine Tokyo'dan sabahın ilk uçağıyla Fukushima eyaletine Nihon Üniversity (Japonya Üniversitesi) nin orta ve lise eğitimi veren okuluna 800 öğrenciye bir konferans vermek için geldim. Konferans öncesinde okul müdürü ve yardımcılarıyla beraber sabah kahvaltısı yaparken, müdür lafı evirip çevirip bir soruya getirdi. Soru aynen şöyle idi; 'Serkan Hocam, siz asansöre ATA adını vermişsiniz, ama ben geçenlerde bir Türk ile tanıştım ve o Türk bana dedi ki, Atatürk Türk kültürünü latin alfabesini getirerek silip atmış bir adamdır ve aslında Türkiye'de saygı görmez. Türk halkı onu sevmez ve düşmandır. Bu konuda ne düşünüyorsunuz?'

Sen ki ha, taa o okula kadar Atamızı kötülemek için kalkıp gitmişsin, bu satırları okuyorsan (ki günde 3000 kişi okuyor bunu belki merak edip bugün bu ATA projesini yapan ne yazmış diye merak edip te okuyorsan) bu satırlarım sana;

Üşenmeden taa Fukushima'lara gidip Atatürk'ü kötüleyeceğine, o enerjini insanlık için daha verimli bir projede kullansaydın, utanmadan cebine koyup taşıdığın o pasaporta biraz daha saygı duymayı bilseydin ama sen müdürün aklını aldım derken, aslında ondan sonra benim gelip de sırf müdürün aklını değil, beraberinde yüzlerce öğrencinin (ve akabinde konuk profesör olarak ders de verdiğim üniversitesindeki öğrencileri saymıyorum) de aklını senden daha çok alacağımı bilseydin, belki hiç o zahmete katlanıp oralara kadar gitmezdin.

Belki de bu şekilde davranmaya devam edeceksin...
Sana buradan çok öz bir mesaj...
Senin gibi haysiyetsiz insanlar oldukça, ben daha çok olacağım.
Sen burada ne kadar ülkeni kötülersen, ben iki katı öveceğim.
Ben burada oldukça ve elim ayağım tuttuğum sürece, ülkemiz Japonya'da olması gerektiği gibi tanınacak. Sen ve senin gibiler burada HİÇBİRŞEY yapamayacaksınız.

Aklında olsun! Sen kaybedeceksin.
Cebindeki pasaporta saygı duymayı öğreneceksin.

Bence değerli vaktini boşuna harcama....
Eğer kendince değerli olduğuna inanıyorsan...
Ama benim için sıfırsın.

Başka bir eyalette görüşmek üzere...

17/8/2009

Geçmiş mi, yoksa gelecek mi?


Yeni kitabın heyecanı henüz bitmeden, Japonya'da yazdığım 'Uzay Asansörü' kitabım da bugünden itibaren Kore'de satışa sunuldu. Yabancı dillere çevrilen kitapların yazarı olmak çok büyük bir mutluluk. Bunu Zaman Makinası Korece ve Çinceye çevrildiğinde ilk defa hissetmiştim. Tabii ki, bu yeni çeviride de ne yazdığı hakkında kelime anlamadım ama elimden düşürmedim bugün, defalarca sayfalarını çevirdim. Bir tek ilk sayfaya annem ve babama hitaben yazdığım mesaj Türkçe kalmış; 'ayrı geçirdiğimiz 25 seneye rağmen, her zaman yanımda olduğunuz için teşekkürler' diye...

Bu sabah ayrıca, üniversitemizin 4 Koreli öğrencisi labaratuvarıma gelip bana Korece kitabımı imzalattırdılar. Kore'de ne kadar kitap okunur, bizim kitap geniş kesimlere ulaşır mı diye ağızlarını yokladığımda; kesinlikle iyi rakamlara ulaşır diye fikirlerini söylediler. Tabii ki dedim, Kore Savaşından gelen dostluğumuz da var. Cevapları mükemmeldi;

'Kore Savaşı falan artık kimsenin düşündüğü yok. Herkes ileriye bakıyor. Bu kitap da onları ileriye götürecek ufak fırsatlardan sadece bir tanesi. Bu kitap satarsa, geçmişi değil, geleceği gösterdiğinden başarılı olur.'

O zaman geleceği göstermeye devam ediyoruz...

11/8/2009

Yeni kitap 'Cebimdeki uzay'



İşlerimin yoğunluğu nedeniyle uzun zamandır yazamıyorum, özür dilerim. Yoğunluğumdan dolayı Ağustos'un ortasında ailemi görmek için İzmir'e yapacağım seyahati de Eylül sonuna bırakmak zorunda kaldım.

Bu haftanın başında Japonya'daki dördüncü kitabım Cebimdeki Uzay (Poketto no naka no uchuu) yayınlandı. Cep kitabı boyutunda olan ve 30.000 adet basılan bu kitapla, okuyucu kısa olarak beni tanıdıktan sonra, yaptığım çalışmaları ve geleceğe yönelik perspektiflerime öğrenme şansını yakalıyor.

Aynı perspektifleri Nisan ayının başından beri Tokyo'da açılan Serkan Kolejinde de aylık dersler olarak vermeye başladım. Eylül'de Osaka ve Shizuoka kentlerinde de açılacak olan Serkan Koleji, bundan sonra geleceğe yön verecek kişilerin eğitimlerine, ama en önemlisi vizyonlarına katkıda bulunmaya çalışacak.

Ayrıca ilk Türkçe kitap çalışmasında da son noktaya geldik. Çağçağ'ın çizgileriyle daha da bir güzelleşen ilk Türkçe kitabım 'Türk'ten samuray olur mu?' Ağustos sonu veya Eylül başı gibi ülkemizde de okurlarıyla buluşacak.

Kısacası durmuyoruz, sadece işle yetinmiyor, bu çalışmalarımızı geniş kesimlerle de paylaşmak için elimizden geleni yapıyoruz. Birbirimizden daha çok öğrenmek dileğiyle...