« Önceki | Sonraki »

6/5/2008

Sorgulayabilmek

 

Japonya'da Altın Hafta (Golden Week) adı verilen bir tatil dönemindeyiz. Bizdeki bayram tatillerinin bir benzeri olan bu dönemde 4 gün kadar bir süreyle Japonya'da çoğu işyerinin kapalı olması fırsatını kullanarak, Shiga eyaletinde ünlü Japon yazar ve değerli dostum Sawato Beyin 250 sene önce yapılmış ahşap Japon mimarisi evine konuk oldum. (Bu tür yapılar yüzyıllardır aynı ilk yapıldıkları ahşap sistemi hala korumakta ve o dönemlerde henüz varolmayan teknolojilerin yerine başka fikirler kullanmakta. Mesela, herhangi bir yangın durumunda, çatı katının tabanına kaplanmış 10cm yüksekliğindeki toprak, çatının çökmesiyle altında yanan alanın üzerine düşüp yangın söndürücü etkisi yapmakta.) Kendisi hem üzerine çalıştığım bir yayını tamamlayabilmem için kendi kullandığı yazı odalarından birini tahsis etti, hemde annemle her telefon konuşmasında olduğu gibi 'gene zayıflamışsın' diyerek sabah, öğle, akşam beni et, balık ne bulduysa takviye etti.

 

Bilimsel yayın (ingilizcede paper) üniversiteden itibaren karşılaşacağınız bir kavram olsa da, eğitim aldığınız kendi meslek alanınızda kendinizce belirlediğiniz bir konu üzerine detaylı araştırmayı ve bugüne kadar elde edilmemiş bir sonuç veya bulguyu kağıda dökmenizdir. İleride sadece bilimle değil, mühendislik, tıp ve her alanda çalışacak sizler, hem bu yayınlardan öğrenmek için faydalanacak hemde belki de yeni yayınları kaleme alacaksınız. Yayınların ortak noktası varolan bilgiyi sorgulamak ve ileriye götürmektir. Sorgulayamayan bir toplum kendisine iletilen bir bilgiyi doğruymuş gibi kabul eder, üzerine yorum getiremez dolayısıyla hem beynen uyuşur, hemde her denilene inanır. Bunu Sawato Beyle bu gezimde çok tartışma fırsatı bulduk.

 

Sorgulamak denilince bugün elime ulaşan bir maili sizinle paylaşmak istiyorum. Genelde hergün maillerime baktığımda, çeşitli kişilerden falanca maili on kişiye yollarsan dileğin gerçekleşecek, hayat kurtaracaksın, şu olacak, bu olacak diye yazılar geliyor, çoğunu bakmadan silmek zorunda kalıyorum. Sevgili Mehmet Ali Arslan, kendi mailinde benim fikrimi de çok iyi özetlemiş; aynen kopyalayıp, bu yazıya en iyi sonuç olacağını düşündüğüm şekliyle sizin de görüşlerinize sunuyorum.

 

___

 

Sevgili arkadaşlarım.
1. Bir yere üye olduğunuz için fidan dikilmez!

2. Bir yerde oy kullandığınız için Türkiye'de bir kanun teklifi yasalaşmaz!

3. Bir maili 10 kişiye gönderirseniz dileğiniz yerine gelmez!

4. Bir maili ne kadar çok kişiye gönderirseniz o maili microsoft veya aol gibi büyük firmalar takip edip o kadar para yardımı falan yapmaz!

5. Evet bunu da gördük : Microsoft servetini falan dağıtmıyor arkadaşlar!

6. LC Waikiki satılmadı!

7. Domino's Pizza domuz yağı/eti kullanmıyor!

8. Gerçekte yardım bekleyen yanan bir çocuk yok. Varsa da aynı çocuk geçen sene zaten bir kez yanmıştı!

9. Hastanede kan bekleyen öyle bir vatandaşımız yok!

10. Kokakolayı tersten okuyup yorumlayabilen arkadaşlarımızı da ödüllendirmek istiyoruz.

11. Doları katlayınca pentagonun yanmış resmi oluyormuş. Az daha katlayınca ikiz kulelerin yanmış şekli çıkıyormuş. Evet arkadaşlar bunu da gördük ki dolar, pentagon ve ikiz kulelerin inşasından çok daha önce şu andaki halini almış )

12. Bu maili sana yollayana da yolla. Dostluğumuz pekişsin diyenlere sesleniyorum. Aynı maili göndermeyin. Başka şey yollayın kardeşim!

13. Nike logosunda aslında Allah yazısı gizliymiş. Biz baktık. Göremedik

14. Türk polisi e-posta trafiğini takip etmiyor!

15. Sinemada koltuğumuzun altına aids virüsü taşıyan iğne yerleştirebilen psikopat arkadaşlarımız varmış. Bu kişilerin devlet tarafından halk eğitim merkezlerinde el sanatları alanında hoca olarak istihdam edilmelerini istiyoruz.

16. MSN Listenize biri eklendiği taktirde ciddi problemlerle karşı karşıya kalma riskiniz, söz konusu hacker sizi kafaya takmışsa zaten yeterli düzeydedir. Korkmanıza gerek yok. Size birinin zarar verebilmesi için msn kullanmak gerekli değildir

17. MSN paralı olmuyor. Logo mogo maviyken yeşile veya mora dönmüyor. Bir yere tıklamanız da gerekmiyor!

18. Erkek milletini yeren, kız milletini öven mailler erkek icadıdır. Maksat kız msn'i topalamaktır arkadaşlar!

19. israilli bilim adamlarının sivri sinek dna'sıyla oynayıp süper kan emici,on kat daha dayanıklı hale getirdiği ve komşu ülkelerin türkiyede dahil dna haritasını çıkartmakta kullanacağı casus sivrisinek olayı... Tabi mesajın sonlarındaki damarlamızdaki asil kanı kirletmeye yönelik böyle bi girişimi kemalist gençliğin asla kabul etmeyeceği vurgusu karşılıklı akıl sağlığı dilekleriyle vedalaşmamıza yol açmıştır.

20. 1987'den beri dolaşan mail diye bir şey yoktur. O dönemde mail yoktu!

21. Klavyemizdeki "w, h, k, ğ" tuşları paralı olmayacak. Bunun için sitelere girip millete hit kazandırmayın!

22. Petrol rezervlerimizin üzerine amerika civa döküp kuyuları kapatmış. Arkadaşlar cıva sıvı bir madendir. Tamam ağır ama sıvı!

23. Rus hackerler Türk hackerlara savaş falan açmadı. Açsa da ucu bize dokunmaz!

24. Sizi kimse telefonunuzu kontrol etmek için arayıp sizin kimlik bilgilerinize erişmek için kullanamaz. Faturasını falan da sizin hesabınıza böyle bir yöntemle geçiremez!

25. Tao öğretileri Allah'ın güzelliğini savunan şeyler değildir!

26. Sırf birisinin rüyasına girdi diye o maili iletmemiz dinen şart değil. Bunu yollamasak dinden felende çıkmayız.

Bunlar bize ulaşanlar. Ulaşıp da aklımıza gelmeyen daha niceleri...

asıl bu yazıyı 10 kişiye gönderin diyeceğim ama yazı anlamını kaybeder

 

___

28/4/2008

Yeni animasyon projemiz

 

Uzay asansöründen sonra, ikinci animasyon projemiz olan 'Real Drive', Nisan ayından itibaren 28 bölümlük bir dizi olarak televizyonlarda gösterime girdi. 2061 yılında altyapısız sistemlerin uygulandığı bir adadaki yaşamı konu alan film ile üniversitedeki bir başka çalışmamızı da ekranlara taşımış oluyoruz. Bu ve önceki animasyon çalışmamalarımızı konu olan türkçe bir röportajı, Japonyada'daki animasyon dünyasının tanıtıldığı 'Anime Türkiye' web sayfasında; http://www.anime.gen.tr/yazi.php?id=267 linki altında okuyabilirsiniz.

 

23/4/2008

Bir günlüğüne bilim adamı olduk

Geçen Pazar günü İstanbul'un 31 ilçesinden gelen 160 öğrenci ile beraber 'bir günlüğüne bilim adamı' olduk. Sabahın erken saatlerinden itibaren Bahçeşehir Fen ve Teknoloji Lisesinde toplanmaya başlayan öğrenciler, atölyenin başlaması ile beraber, kendileriyle aynı ilçe fakat farklı okullardan gelen diğer arkadaşlarıyla 'İstanbul 2100' temasıyla yaşadıkları ilçenin sorunları tespit ettiler, geleceğini düşündüler ve bunu 8 saat gibi kısa bir sürede projelendirip ardından bütün katılımcılara tanıttılar.

 

Bu tür bir projede 10 saatin çok kısa bir süre olduğunu biliyorum. İkinci kez geleceğime söz vermeme rağmen, gün boyunca her grubu 15-20 dakika ziyaret etmemle zaten akşam oldu. Ayrıca öğrenciler projelerini tanıtırken, kendilerine tanınan 5 dakikalık süreyi de doğal olarak çok kısa buldular. Bazıları sunucuya kızdılar. Ama bazıları ise geleceğin şehrini bir politikacı edasında anlatıllar ki, hepimizin çok ilgisini çekti. Gönül ister ki bu atölye çalışmalarını kampa girerek birkaç gün çalışalım, akşamları daha uzun uzun konuşma fırsatı bulalım, hatta prezentasyonlara da bir tam gün ayıralım. Belki bir sonraki çalışmayı bu şekilde düşünebiliriz.

 

Atölye çalışmasından bir gün sonra ise Kadıköy Zübeyhanım Öğretmenevinde yaklaşık 800 öğretmen ve öğrenciye yönelik bir sunumum oldu. Hem projelerden bahsettim, hemde soru cevap kısmında bilim ve teknolojiye ilgi duyan öğrencilerin kafalarına takılanları, kendi bilgim dahilinde yanıtlmaya çalıştım. Sunumdan sonra ayakta alkışlanmam, hemde salondan ayrılırken öğrencilerin gösterdiği sevgi seli beni çok duygulandırdı, çalışmalarımı daha bir gayretle devam ettirmem için bana güç oldu, herkese çok teşekkür ediyorum.

 

Sunumun sonunda 'bu atölye çalışması ve konferansa katıldıktan sonra kimler ileride bilimle uğraşma kararını verdi?' diye sorduğumda neredeyse bütün öğrencilerin ellerini kaldırmaları, zannederim bu çalıştayın doğruluğunun belgesi oldu. Bilim ve teknolojiye ilgi duyacak genç Türk nesli, ülkesini Atamızın gösterdiği hedefler doğrultusunda ileriye götürecektir.

 

Katılan herkesten yorumlarını bekliyorum.

 

Ufak bir dipnot; Bu seferki çalışmamız da dahil olmak üzere gelecek haftaya Salı günü (29 Nisan) saat 23:45 ten itibaren Fox TV'de Kadir Çelik'in 'Objektif' programına konuk olacağım, geç bir saat ama ailenizden izin alabilirseniz izleyin.

13/4/2008

İtalya'ya hangi yüzle gideceğim?

Size ilk olarak formalitelerden bahsedeyim...

 

Eğer bir üniversite sizi konuk profesör olarak davet etmek istiyorsa, ilk olarak yazılı veya sözlü olarak size başvurur, siz kendi işyerinizden onay alırsınız, sonra bu üniversiteye bildirirsiniz, ondan sonra size bir sürü belge gelir, her belgenin filanca tarafından imzalanması veya sizin tarafından doldurulması lazımdır, bu kağıtlar ancak 1 ayda zar zor gene biraraya getirir, sonra aynı üniversiteye geri yollarsınız. Eksikler olur, o kağıtlar gene gidip gelir, ama bir şekilde toparlanır; siz belirlenen tarihlerde uçağa binersiniz.

 

Bu işler genellikle posta veya e-mail aracılığı ile olur. Sizin gelişinizden sorumlu profesörle belki yıllar önce bir yerlerde karşılaşmışsınızdır, belki sizin yazdığınız bir yayını okumuş, ilgi duymuştur, belki de hiç alakası yoktur sizinle; sadece kendisi bu işe verildiği için sizinle yazışmaları yapmaktadır. Bu Roma Üniversitesinde de, San Paulo, Munich; hepsinde böyle oldu.

 

Napoli Üniversitesinden kağıtların gelip işlemlerin başlamasından sonra, dün ilk kez bir telefon geldi. Hattaki kişi benim gelişimden sorumlu bayan Prof. Marina idi. Karşılıklı birkaç jestten sonra konu, benim de üzülerek takip ettiğim Pippa Bacca'ya geldi. Müjde Ar'ın başrolünde olduğu 'Arabesk' filminden hatırlarsanız, gelinliği ile köydeki düğünden firar edip İstanbul'a gelene kadar başına felaket üzerine felaket gelen bir kadını canlandırıyordu. Filmde kalmasını arzu ettiğimiz bu olay, gelinliğini giyerek İtalya'dan İsrail'e bir sanat projesiyle yola çıkan Pippa'nın hayat çizgisiyle kesişti; dün polisin yakaladığı bir kişinin Türkiye'de Pippa'yı aracına alıp tecavüz ettikten sonra öldürdüğünü öğrendik.

 

Pippa'nın ailesi, yüreklerindeki tüm acıya rağmen, dün her ülkede kötü insanların bulunabileceğini, Pippa'nın da bu kötü insanlardan birine rastladığını söylemişler. Evlat kaybetme acısını ülkemizde terörden dolayı yaşamış binlerce şehit ailesi bunu söylemenin ne kadar zor olduğu bilir. İnsanın Pippa'nın öldürülmesi ile ilgili olayı duyunca tüylerini diken diken eden ve lanet olsun dedirten bu şerefsiz ile benim, sizin aynı pasaportu taşıyor olmamız ise beni isyan ettiren gerçektir.  

 

Bu Türkiye'de ilk defa olan birşey değildir. Yıllar önce Antalya'da turist kadınların başına aynı şey gelmiş, tornavidayla öldürüp, uçurumdan aşağıya atmışlardır. Bu tür sayısız olay vardır. Geçen yılbaşını Taksim'de geçirmeye karar veren bayan turistler kendilerini kurtarmak için direklere tırmanmışlardır. Gene Taksim'de iki İngiliz bir futbol maçından sonra pantolonlarını indirip kıçını gösterdiğinde 'bayanlar var' diyerek vurulmuştur.Ama kendi ülkesinin kadını için gösterdiği hassasiyeti yabancı kadınlar için yapamaz bu tür kişilikler. Ülkemizi ziyarete gelen her Rus bayana bile Nataşa damgası vurmaktan kaçınmaz.

 

Bazı Türk erkeklerini bu bakış açısı hem eğitim, hemde tecrübe eksikliğinden gelir. Nedeni ise aslında çok basittir. Bir kadın ile erkek artık ülkemizde parklarda, evli olmalarına rağmen bile, kolunu eşinin omuzuna koyamayacak bir ortam haline geliyorsa, kadınla erkek birbirinden uzaklaştırılıp, bunun üzerine kadını birde örtüp iyice dokunulmaz bir noktaya ulaştırılıyorsa, sonuçta doğal olarak erkekte bir noktada, yol kenarından gelinliği ile otostop çeken kadını gördüğünde kafasında en alçak planları yapacak doğanın en güçsüz canlısı haline gelir. Gaddarlığı bir yana bırakalım, bugün dünyada en gerekli görüşlerden biri olan 'hoşgörünün' olmadığı bir ülkede bu olaylar giderek artacaktır.

 

Ancak bu şerefsizliğin ötesinde, bırakıp gitmek yerine Pippa'yı boğarak öldürecek adilik ve şerefsizliğin açıklamasını aklım almıyor ki, Haziran'da Napoli Üniversitesinde en bana bu önyargıyla bakacak öğrencilerin kafasındaki önyargıyı değiştirmek, zannediyorum ki imkansız olacak. Yıllarınız verip kendi ülkenizin adını, şerefini ve dünya platformundaki konumunu biracık iyileştirmek için verdiğiniz onca çaba, tek bir yanlışla silinip gidecek. Üç çocuk yerine, b,r tane yapıp ama onu vatana millete faydalı, ülkesini daha ileriye götürecek bir fert yapmak, ülkemizin gerçekleştirmesi gereken en önemli zorluklarından biri olmaya devam edecek.

10/4/2008

Haftaya Türkiye'de görüşmek üzere...

 

Gelecek hafta Çarşamba günü akşamı Türkiye’ye geliyorum. Bugün resmi izin kağıdımı almaya gittiğimde, başka bir başvuruda daha bulundum. Blogu takip edenler hatırlayacaktır ki, Mart ayında Roma’da gelecekteki kentleşmesi üzerine hem akademik, hemde halka açık bazı toplantılarda konuşma yapmıştım. Bu konu üzerine yazılmış italyanca makale ve ropörtajlara baktığımızda, geniş bir yankı uyandırdığını görmek mümkün. Özellikle akademik alanda bu çalışmaların eğitime dahil olmasına ilgi olmuş olacak ki, geçen hafta Napoli Üniversitesinden konuk profesör olmak için bir davet aldım.

 

Çağıranın Napoli olmasındaki anlam benim için büyük. Napoli kenti, basında takip ettiyseniz, bir dönem sokaklarında çöp dağları oluşmuş ve ciddi kent sorunları yaşamış bir yer. Bazı nedenlerden dolayı çöplerin toplanmaması, Avrupa kentlerinde görmeye alışık olmadığımız bir resim oluşturmuş, aslında ne kadar fiziksel ve sosyal altyapıya bağlı olduğumuzu bir kez daha göstermişti. Benim şu andaki projem, evlerden çöp çıkmayacak bir sistem üretmek ve bu atıkları su, enerji, ısıya çevirecek üniteleri kurmak. Bu yüzden Napoli’de haftada 24 saat vereceğim derslerin anlamı da büyük olacak.

 

20 Nisan’da geleceğin İstanbulunu 32 ilçeden gelecek 160 öğrenci ile düşünecek, bir gün sonra, 21 Nisan sabahı ise katılan ve katılamayan bütün öğrencilerle konferansta buluşma imkanım olacak. Bana 15 saatlik uçak yolculuğunu unutturacak güzel bir deneyim olacağına inanıyorum.

 

Yaklaşık 1 hafta kadar burada olmayacağım için, Japonya’da çocuklara yönelik yaptığım televizyon program çekimlerini de geçen hafta sonu bant kaydı ile tamamladık. Stüdyoda 200 çocuk toplanınca, bir curcuna kontrol etmek ne mümkün. Zar zor da olsa bir resim için grubun yarısını toplamaya başarmış olsak da, hem her hafta sonumu aslında böyle geçirmeliyim diye düşündüm, hemde bir hafta sonra aynı sahneyi Türkiye’deki kardeşlerimle geçireceğimi anı dört gözle beklediğimi hissettim.

 

Haftaya görüşmek üzere...